Sercan Çalcı’nın 2020’de Otonom Yayınlarının felsefe dizisinden çıkan Oluş Serüveni Deleuze, Pinokyo ve Belirtiler Mantığı (OS) ile daha sonra 2024’te Norgunk Yayınevinden çıkan Bengî Dönüş Friedrich Nietzsche’nin Sonsuzluk Desenleri (BD) isimli iki kitabı Deleuze ve Nietzsche gibi iki zor düşünürün felsefi coğrafyasının bir haritasını çıkarıyor: Deleuze’ün oluş kavramıyla Nietzsche’nin bengî dönüş kavramının birbirlerine bakan bir okunması diyebiliriz bu işleme.
Biz
bu kısa yazıda, bu girişimin detayları üzerinde durmayacak, Deleuze’ün oluş,
Nietzsche’nin bengî dönüş kavramlarını analiz etmeyeceğiz. Bu zorlu görevi
Çalcı zaten yeterince etraflı bir şekilde gerçekleştirmiş, burada her iki
kitabın bir özetini sunmak gibi bir görev de üstlenmeyeceğiz. Biz daha ziyade,
her iki düşünürün de yukarıda bahsedilen kavramlarını kesen bir başka kavrama
odaklanacağız: oluşun masumiyeti.
Ancak
Çalcı’nın oluşun masumiyeti kavramını nasıl konumlandırdığını görmeden önce
meseleyi sabitlemek gerekiyor, yani oluşun masumiyeti meselesini. O hâlde
sorarak başlayalım, oluşun masumiyeti ne demektir?
Oluşun
masumiyetinin olması, başka bir deyişle oluşun masum oluşu bizi doğrudan başka
bir kavrama gönderir: oluşun suçluluğu veya değersizliği. Oluşun masumiyetinden
söz etmemiz için öncelikle oluşun masumiyete ihtiyaç duyduğunu tespit etmemiz
gerek. Peki oluş masumiyetini ne zaman yitirmiştir veya onu yeniden
kazanabilecek midir?
Oluşun
masumiyetle ilişkisini ikili bir temelde ele almalıyız. Birincisi oluş masum
değildir çünkü değersizdir. O akar, değişir, kılık değiştirir, kendisinden
başka bir şey olur. O, düşünülür ve kavranır şeylerin, yani akılla
kavrananların tam karşıtıdır, hatta aklın gerçeğini bulanıklaştırır,
belirsizleştirir. Bu yüzden, bir Varlık’tan ziyade bir oluştan söz etmek,
hakikati, bütünün bilgisi anlamındaki episteme’yi
ve hatta bilginin kendisini, felsefi pratiği bozar, engeller, çarpıtır. Bu
nedenle oluş masum değildir, çünkü o saf değildir.
Çalcı
tam burada Platon’un Parmenides diyaloguna gönderme yapar ve kıl, çamur, vb.
şeylerin bir ideası olup olmadığı biçimindeki tartışmaya yer verir. Çalcı’nın
Platon okumasına göre bu tür şeylerin ideası yoktur, onlar kendilerinden başka
şeyler olabildikleri için bir töze ya da genel olarak kendilik haline sahip
değillerdir. Dolayısıyla değerli olan, saf, değişmez, sabit ve aynı kalan
idealardır. Diğer varlıklar ya ondan pay alır ya da onlardan pay alamayacak
denli değersizdir.
Oluşun
masumiyetle ikinci ilişkisi, onun suçluluk duygusuyla ilgilidir. Çalcı burada
Nietzsche’nin Ahlakın Soykütüğü Üstüne
isimli kitabına birden çok kez başvurur. Suçluluğun temeli, Çalcı’nın Nietzsche
okumasına göre bitmek bilmeyen bir borç ekonomisine dayanır. İnsanların tarih
öncesi döneminden beri insanlar arasındaki alacak verecek veya daha doğrusu
borç bağı kesilmek bir yana dursun güçlenerek gelmiştir. İlk insanlar,
atalarına karşı borç duyuyorlardı, onların bugünü geçmişte yaşayan ataların
sayesindeydi ve bu nedenle bu borç ilişkisinden bir suçluluk bilinci gelişti;
buna göre insanlar bu alacak verecek ve borç ilişkisi üzerine o kadar kafa
yordular ki sonunda düşüncenin kendisi bu borcun telafisi ve ekonomisi hâline
geldi.
Ve
yukarıda masumiyetle ilgili saydığımız iki olgunun birleştiğini düşünelim. Yani
bedensel olanın, tutkunun, geçici olanın, dönüşen ve sürekli akanın bozuk ve
kirli olduğu düşüncesiyle kendisini sürekli suçlu hisseden insan toplumunun bu
iki olguyu birleştirerek oluşu çifte bir suçlamaya mazur bıraktığını, oluşun
kendisinin bir suç haline geldiğini vurgulayalım.
Buraya
kadar, oluşun neden masumiyet dışı olduğuna kısaca değinmeye çalıştık. Şimdi de
oluşun masumiyetinin ne anlama geldiğine bakalım.
Cezalandırma ve
Belirtiler Mantığı
Çalcı’ya
göre karşımızda iki mantık vardır. Birinci mantık, her fiili bir öznenin
yüklemine dönüştürür ve faile bağlar; diğeriyse her fiili içerisindeki
terimleri kat eden bir sonsuzluk mastarı olarak düşünüp bedenlerin
bedensizlerle bir aradalığına odaklanır. (OS, sf. 57) Bunlardan birincisi
cezalandırma mantığıdır, ikincisini ise Çalcı belirtilerin mantığı olarak
isimlendirir. İlk mantıkta eylemin arkasında bir töz olarak özne vardır ve özne
özgür bir iradeye sahip olduğundan eyleminin sorumlusudur. Özne söz konusu
olduğunda bir köken ve erek de var demektir. Cezalandırma mantığı, adı
üzerinde, bundan ötürü özneyi daha doğrusu faili cezalandırmak üzerine
kuruludur. Özne tamamen gramere duyulan inançtan türer. Gramer bizi yüklemin
faili olarak kavrar.
Belirtiler
mantığında ise cezalandırma mantığının tam zıddı olan bir durum vardır. Buna
göre belirtiler mantığı yeni anlam coğrafyaları için bir yer yurt oluşturur ve
olaylar arasındaki zamansal içerme ilişkilerini semptomatik olarak açımlar (OS,
sf. 61) Cezalandırma mantığı, her bir fiili bir faile bağlar ve evrendeki her
olayı zorunlu bir neden sonuç mantığına tercüme eder. Fail bulunur, suç
kesinleşir ve ceza verilir. İkinci anlamdaki mantık ise örneğin Pinokyo’nun
uzayan burnu için “Pinokyo yalan söylediği için
burnu uzar” biçimindeki mantığın aksine “Pinokyo’nun burnu uzamış, yalan
söylemiş olabilir” der. Dolayısıyla bu iki mantık olaya ilişkin iki tutumu
sergiler: Birincisi olmuş bitmiş şeylerle ilgilidir ikincisi ise olmuş ve olabilecek
şeylerle.
Burada
Çalcı, bu mantıkların zaman anlayışıyla olan ilişkilerini de ele alır. Kısaca
söylemek gerekirse zaman khronos
açısından ele alındığında çizgisel ve ardışık süreklilikler zorunlu neden
sonuçlar üretir, aion ise belirtiler
mantığı için bedensizlerin etkisi olarak anlaşılabilir, yani birey öncesi
tekillikler de oluş alanına dâhil edilmiş olur.
Bu
iki mantığı daha iyi tanımlamak için burada biraz duralım: Khronos zaman anlayışına bağlı olan birinci mantıkta iki olay
vardır. Birincisi Pinokyo yalan söyler ve ikinci olarak Pinokyo’nun burnu uzar.
Cezalandırma mantığı bu iki olay arasında bir için mantığı devreye sokar ve “Pinokyo yalan söylediği için burnu uzar” der. Khronos düzeyinde bu iki olay arasında
bir mantık kurulur. Neden sonuç ilişkisinin Humecu eleştirisi burada devreye
girer: Burada nesnel bir neden sonuç ilişkisinden ziyade alışkanlık devrededir.
Aion zaman algısında ise olay kendini
etkiler biçiminde, yani bedenlerin karşılaşmaları, dönüşümler ve başkalaşım
eşikleri olarak sunar ve Pinokyo’nun yalan söylediği ama burnunun uzamadığı ve
Pinokyo’nun yalan söylemediği ama burnunun uzadığı durumları tespit ederek
cezalandırmanın ürettiği faillikle buradaki zorunlu ardışıklığa karşı koyar. Khronos burada olayları ardışıklık, aion ise döngüsellik olarak ele alır. Khronos, sürekli başlangıç ve köken
atfeder.
Çalcı,
bu birinci türden cezalandırma mantığının suçu ve cezayı da yaratanın bir
mantık olduğunu ve oluşun masumiyetini kötürüm eden katı bir ahlakçılığı
düşünme ve eyleme biçimlerimize boca eden bu mantık biçiminin hiyerarşi
bilincine ait olduğunu söyler. Ancak bu hareketin mantıksal sonucu, sadece
failin değil yaşamın suçlu çıkmasıdır, Nietzsche’den neşet eden belirtiler
mantığı ise bu yaşama dayatılan suç ve ceza mantığını bozabilecek, oluşun
masumiyetini savunabilecektir. O insanı merkeze almadan, fiiller ve olay
etkilerle kurulan bir evreni düşünmeye çalışır. Fail, eyleme eklenen bir
kurgudur, khronosun zaman algısı
kırılarak onun suçlu ilan ettiği özneler belirtiler mantığıyla serbest
bırakılabilir.
Çalcı,
belirtiler mantığı ile cezalandırma mantığı arasındaki düşünümüne sapma kavramı
üzerinden de yaklaşır. Buna göre iki sapma kavramı vardır. Birincisi önce-sonra
mantığına göre işleyen düzenden sapma diğeri ise düzeni de mümkün kılan
kendinde-sapma. Birincisi, zorunluluğun mantığını kırar ve yazgının karşısında
iradeyi savunur. İkinci sapma kavramı ise hem başlangıçları hem de sonları
ortadan kaldıran saf hareket ve olaydır. O böylece bir olumsuzlamanın yerine
yaşamın yaratıcı hamlesi, başlangıçları ve sonları iptal eden, daima ortada
olan sürekli bir süreksizlik ve olumlama anlamına gelir.
Cezalandırma
mantığı ile belirtiler mantığı arasındaki farkları netleştirmek için tekrara
düşmek pahasına şunları söylemeliyiz: Birincisi ya kadın ya erkek ya iyi ya
kötü şeklinde işleyen bir mantıktır ve varlığı limit olarak yorumlar, ikincisi
ise varlığın eşiklerdeki belirtilerini tecrübe etmeyi dener.
O
hâlde cezalandırma mantığı ile belirtiler mantığını özetle kıyaslayacak
olursak, ilki her fiile bir özne tayin eder ve yüklemin yükünü özneye atfeder,
ondan sorumluluğunu üstlenmesini, yaptıklarının karşılığını bulmasını ve bedel
ödemesini bekler. Burada başlangıç kökene mıhlanmıştır ve bir erekle anlamını
kazanır. Bir diğer deyişle öznenin arkasında bir töz, oluşun arkasında bir
varlık belirleyen tüm teolojik ve felsefi sistemlerin cezalandırma mantığıyla
müttefik olduklarını belirtmek gerekir. Yeri gelmişken Çalcı, olayları önce
sonra ikiliği içinde işleten tecrit mantığının da cezalandırma mantığıyla
birlikte hareket ettiğine dikkat çeker.
Öyleyse
oluşun masumiyetinin birinci ayağı, eylemin ardında bir töz olarak fail arayan
bakış açısının kırılmasıyla sağlanmıştır. Böylece suçlu, ve dolayısıyla ceza,
masumiyetine kavuşmuş ve tekrar isteyebilme eşiğine gelip dayanmıştır.
Oluşun
masumiyetinin ilk anlamı, onun iyinin ve kötünün ötesinde oluşur. O ahlak terimleriyle
değerlendirilemez. Örneğin şimşeği bir oluş biçimi olarak düşünelim. O bir
yangına sebep olsa bile ona kötü diyemeyiz, o nedenle oluş iyinin ve kötünün
ötesinde cereyan eder, ona iyilik ya da kötülük atfetmek, yukarıda özetlemeye
çalıştığımız cezalandırma mantığının bir prosedürüdür, o karşılaşmalarla değil
katı neden sonuç ilkeleriyle işler.
Oluşun
masumiyetinin bir diğer anlamı oluşun yazgı olmasıdır (OS, sf.145). Eğer oluş
yazgıysa, eğer nedenleri sorgulanamayacak bir düzlemde cereyan ediyorsa, suçlu
yok demektir, oluş yazgıdır ve sadece cereyan eder, onun içinde olmak, onun bir
parçası olmak suçu ve kötülüğü failden alır ve onun eylemini kurtarır.
Oluşun
yazgı olmasına daha sonra döneceğiz, özellikle de bengi dönüş kavramı üzerinde
dururken. Ama ondan önce iki şeyin altını çizmemiz gerekiyor. Birincisi,
masumiyetin birlikte işlediği bir isteme ile olan ilişkisi, ikincisi yapmak ve
olmayı özdeşleştiren bakış açısı.
Nietzsche’nin
Sercan Çalcı’nın da Bengî Dönüş
çalışmasında yer verdiği çok bilinen bir metaforu vardır. Bu Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabındaki
deve-aslan-çocuk arasındaki dönüşümü ele aldığı bölümdür. Buna göre deve yük
hayvanıdır, tinin simgesidir ve yük almak, yük taşımak ister. Yüklenir ve çöle
açılır. Çölde yükünü indirir ve aslan oluşa geçer. Aslan oluşun esprisi onun
istemesidir, aslan “istiyorum” der. Dolayısıyla isteme bir anlamda deveyi
iyileştirir ve yükünden kurtarır. Ancak dönüşüm burada bitmez. Aslanın
“istiyorum” diyebilmesi için çocuk olmaya ihtiyacı vardır, yani masumiyete.
Çocuğun masumiyetiyle birleşen bir isteme, yük hayvanından, nihilistten
kurtulmanın da yoludur böylece. Çalcı’nın da çalışmasında sıkça belirttiği gibi
geçmişi tedavi etmenin ve kurtarmanın yolu yeniden istemekten ve geçmişini
değerlendirirken “böyle oldu çünkü ben bunu istedim” demektir. Dolayısıyla
masumiyetin bir çehresi de isteyebilmektir, istemek masumiyeti beraberinde
getirir ve masumiyeti suçun gölgesinden kurtarabilmek de “istedim”
diyebilmektir.
Belirtiler
mantığı ile cezalandırma mantığı arasındaki savaş, Çalcı’nın Bengî Dönüş
çalışmasında da işler haldedir. Bu savaşın bir diğer veçhesi de yapmak ile
olmak arasındaki denkliktir. Bu değerlendirmeye göre insanlara şu söylenmiştir:
yaptıklarını olursun eğer olduğunu yaparsan. Böylece yapmak = olmak denklemi
kurulmuştur. Hareket bununla da sınırlı değildir. Denklem tersinden de
işletilir: Olmak = yapmak. Böylece ahlakçı bakış açısı olmanın yapmak
üzerindeki egemenliğini tesis eder ve yapmaların özgürleşemeyeceği bir değer
kategorisiyle çalışır. İnsan kendi yapmalarını olduğu sandığı kişiye uydurur ve
böylece içine kapanır, çürür. Burada bütün yapmalar bir olmaya varmak
zorundaymış gibi yapıp da olunamayanlar için suçlu hissedilir, vicdan böylece
bir iç ses işlevi görür. Oysa yapmakla olmak
arasındaki mesafe sanıldığından büyüktür. İnsan yapar ama olamaz ve çoğunlukla
da yapılanlar ile olunan şeyler birbirine karşı asimetriktir ve yaptıklarından
hareketle kendisini değerlendiren kişi olduğu şeye yabancılaşır. Bengî dönüşün
sorusu ise şudur: Yaptıklarını olmayı isteyebilir misin sonsuz defa, hatta
yaptıklarının, yaptıkların ve yapabileceklerini de ister miydin sonsuz defa?
Çalcı burada etik ile ahlak arasında bir ayrıma gider: etik istemeyi varsayar,
yapmak = olmak denkleminin içinde yer almaz, oysa bunu istemeyi sakatlayan
ahlak yapar.
Böylece
artık bengî dönüşün sularına girmiş bulunuyoruz. Burada bengi dönüş düşüncesinin
çok genel bir özetine değineceğiz ve sonra onun oluşun masumiyeti için ifade
ettiği anlama, yani onun yazgı olmasına işaret edeceğiz. Böylece geriye kötülük
sorunu kalacak.
Geri Geleni
Olumlamak
Bengî
dönüş, en kabaca, her şeyin sürekli olarak tekrar etmesi ve geri dönmesidir.
Ancak bu tekrar ediş basitçe aynının geri dönüşü değildir; her şey tekrar eder
ancak farkla, o tekrar ederken seçer ve ayırır. Bu nedenle olumlamayla bengi
dönüşün sıkı bir ilişkisi vardır. Her şey tekrar eder ve geri gelirken,
yaşadığın ve yaptığın her şeyi sonsuza kadar isteyip kendini olumlayabilecek
misin? Yoksa hataların, zayıflıkların nedeniyle bu trajik karşılaşmadan uzak mı
duracaksın? Bengî dönüşün sorusu budur.
Bengî
dönüş, “her şeyi zorla açar” (BD, sf. 15). Böylece bengi dönüş, her şeyi kendi
sınırlarına götürür. Sınıra götüren bu hareket sınıra vardığında tekrar başa
dönmüş olur ama bir farkla: artık elinde oluştan kaptığı bir şey daha vardır. O
yapmakla olmak arasındaki özdeşliği kırar, istememizi kurtarır ve masumiyetimizi
bize geri verir, bizi iyileştirir.
Bengî
dönüşün bir diğer özelliği de onun ayıklayıcı ve seçici karakteridir. Geri
dönen, yaşamın trajik taşkınıdır ve bu unsur dönenin neden aynı olmadığını açıklar.
Aynı bir kurgudur. Bengî dönüş birinci olarak fikir biçiminde seçer, ikinci
olaraksa o iyileşme süreci biçiminde anlaşılabilir. Çünkü onun kaynağı
gelecektedir.
Bu
dönüş fikri yapıp ettiklerimizin sürekli başımıza neden musallat olduğunu
açıklar. Her şey geri döner, bu geriye dönüşten sağ çıkabilmenin yolu ise
kendini, eylemini ve istemeni olumlamaktır. Ancak bu olumlama pasif bir
olumlama değildir, kişinin seçmesi ve istemiyle de yakından ilgilidir. Bu
yüzden her şey dönerken, insanın istemesiyle sonsuza kadar dönüp gelecek olan
da seçilmiş ve onaylanmış olur. Bengî dönüşle birlikte “böyle olmuştular”, “ben
böyle istedim”e dönüştürülür. Dolayısıyla bengi dönüş geçmişi kurtarmanın ve
istemenin formu olarak karşımıza çıkar.
Bengî
Dönüş fikrinin, sonsuzluk düşüncesiyle de bir ilgisi var. Her şeyin sonsuzca
geri dönecek olması, seçimlerimizin sonsuzca tekrar etmesi, kendi sınırlarımıza
varmamız ve o limit veya eşikleri aşmamız yaşamın sonsuzluğunun bir türevidir.
Yaşam sonsuzca geri döner, onu var eden güçler sürekli geri gelir. Ama burada
sonsuzluk fikrine bir işlem daha eşlik eder. Bu işlem de soybilim ya da
soykütüktür. Böylece Nietzsche tarihle sonsuzluk arasında bir köprü kurar. Bengî
Dönüş hem geçmişi kurtarma hem de geleceğin felsefesinin eskizlerini çizer. Tarihten
sonsuzluğa sıçramak yukarıda söz ettiğimiz yapmak olmaktır denklemini sınamaya
başlar. (BD, sf. 17). Bu denklem aşıldığında istenç kendini sonsuzlukla
kuşatılmış bulur. Nietzsche ahlakın, dinin ve değerlerin soykütüğünü yaparak onların
bugün aldıkları biçimi hangi koşullarda aldığını açığa çıkarır. Bu bizi din,
devlet, sermaye gibi sonsuzluğu bir idea olarak ele alan ve onu bir öteye geçme
imkânı değil de bir sonluluk ve meta olarak, bir tür “kötü sonsuzluk” olarak
sabitleyen yapıların nasıl işlediğini görmeye götürür ve onların baskıladığı
arzu ve oluş hallerini serbest bırakmayı sağlar. O halde soru şudur: Eğer her
şey geri dönüyorsa, suçu tarihsel olarak üreten yukarıda saydığımız şebekeler
de geri gelmeye devam eder mi? Eğer ederse, onları nasıl ayrıştırabilir ve
özgür seçimin konusu yapmaktan çıkarırız? Bunu da ancak Nietzsche’nin Ahlakın Soykütüğü Üstüne isimli
çalışmasında yaptığı gibi söz konusu yapıları soykütüğüne tabi tutarak ve
onların işleyişini bu şekilde engelleyerek yapabiliriz. Dolayısıyla kötü
sonsuzdan kurtulmak için çekici nereye vurmamız gerektiğinin belirlenmesi oluşun
masumiyetinin yeniden inşa edilmesi için özel bir anlam taşır.
Bengî
dönüş teorisinin güç istenciyle, bir güçler okyanusu olarak yaşamla, enerjinin
korunumu veya Darwin tartışmaları gibi daha pek çok alanla ilgili boyutları
var. Bu kısa yazıda bunların hepsine yer vermek mümkün değil. Ama biz yine de
oluşun masumiyetiyle ilişkisi açısından bengi dönüş fikrini bu kez kötülükle
ilgili olarak ele alalım.
Çalcı,
Bataille’nin Nietzsche’nin bir kötülük filozofu olduğu tezine göndermede
bulunarak, kötülüğü oluşun masumiyeti açısından ele alır. Buna göre dünya
rastlantıların oyunundan asla kurtulamaz, rastlantıları sonsuz şekilde yeniden dağıtır;
onun masumiyetinin çehresini bu sürekli geri gelen rastlantı oluşturur. Çalcı
burada şunu sorunsallaştırır: İntikamcı bir tine, borca ve suça batmış bir
varoluşa, yaşamı vicdan mahkemesine çıkarmış bir ahlakçıya, dünyayı piyasaya
tabi kılan bir kalpazana oyunun masumiyeti nasıl anlatılır? O, suçu yaşama
atacak ve yaşamı karalayacaktır. Yaşam, olmanın uyruğudur ona göre. Oluş onun
için yüklemlerin deviniminden başka nedir ki?
Oysa
bengî dönüşün oluşun masumiyetiyle ilgisi çok yalındır. O olayların içindeki,
olayların ardına gömülü olan güç istençleriyle çalışır. O, eşyanın yerleşik
düzenine teslim edilmiş arzuyu salıverir. Onunla birlikte istemek ve yeniden
istemek mümkün olur ve masumiyet iyileşmeyi mümkün kılar, istemek iyileştirir. O
yüzden geçmiş geri geldiğinde onu tekrar istemek için masum olmamız, masum
olmak için de isteyebilen insanlar olmamız gerekir.
Peki
o hâlde kötülük nedir? Çalcı’ya göre kötülüğün temel tanımı istencin
öldürülmesidir. Kötülük de her şey gibi tekrar eder, üstelik daha da
katmerlenerek geri döner: “o, öldürülmüş istemelerin tarihsel hıncından güç
alır”. (BD, sf. 135) Peki o hâlde kötünün yapması gereken nedir? Onun için
oluşun masumiyetine geri düşmekten başka yol yoktur. Kendini radikal
sonsuzluğun aynasında gören bir kötülükten bahsedilir burada. O kendisini
aynada gördüğünde hâlâ kötülük olmayı tercih eder miydi? “Ben böyle istemiştim
diyebilir miydi?” (BD, sf. 135). Buna evet diyebilen iyileşmeye başlar, oluşun
masumiyeti tesis edilmiş olur.
O
hâlde yazımızın sonunda ulaştığımız şey, oluşun masumiyeti ile bengî dönüş
arasındaki ilişkidir. Burada belirtmemiz gerekir ki oluşun masumiyetini garanti
altına alan şey, bengî dönüşün kendisidir. O sürekli geri dönerek, olmuş olanın
içindeki istemeleri yeniden koşullayarak, olumlama imkânını açıp değişmenin
kendisi olarak değişimi mümkün kılarak iyileşmenin kapılarını ardına kadar açar
ve böylece masumca istemeyi olanak haline getirir. Onun içkin sonsuzluk deseni
sayesinde yeniden istemek, sonsuzca istemek mümkün olur, böylece istemek bizi
iyileştirir ve oluşun masumiyeti ufuktaki yerini alır. Bengî dönüşün aynasında
kendimizi görür ve istememizi onaylayabiliriz, böylece her şeyin tekrar dönmesi
aynının nihilist tekrarındansa trajik oyunun bir veçhesi haline gelir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder