19 Nisan 2026 Pazar

Suçun Tiranlığına Karşı Oluşun Masumiyeti

Sercan Çalcı’nın 2020’de Otonom Yayınlarının felsefe dizisinden çıkan Oluş Serüveni Deleuze, Pinokyo ve Belirtiler Mantığı (OS) ile daha sonra 2024’te Norgunk Yayınevinden çıkan Bengî Dönüş Friedrich Nietzsche’nin Sonsuzluk Desenleri (BD) isimli iki kitabı Deleuze ve Nietzsche gibi iki zor düşünürün felsefi coğrafyasının bir haritasını çıkarıyor: Deleuze’ün oluş kavramıyla Nietzsche’nin bengî dönüş kavramının birbirlerine bakan bir okunması diyebiliriz bu işleme.

 

Biz bu kısa yazıda, bu girişimin detayları üzerinde durmayacak, Deleuze’ün oluş, Nietzsche’nin bengî dönüş kavramlarını analiz etmeyeceğiz. Bu zorlu görevi Çalcı zaten yeterince etraflı bir şekilde gerçekleştirmiş, burada her iki kitabın bir özetini sunmak gibi bir görev de üstlenmeyeceğiz. Biz daha ziyade, her iki düşünürün de yukarıda bahsedilen kavramlarını kesen bir başka kavrama odaklanacağız: oluşun masumiyeti.

 

Ancak Çalcı’nın oluşun masumiyeti kavramını nasıl konumlandırdığını görmeden önce meseleyi sabitlemek gerekiyor, yani oluşun masumiyeti meselesini. O hâlde sorarak başlayalım, oluşun masumiyeti ne demektir?

 

Oluşun masumiyetinin olması, başka bir deyişle oluşun masum oluşu bizi doğrudan başka bir kavrama gönderir: oluşun suçluluğu veya değersizliği. Oluşun masumiyetinden söz etmemiz için öncelikle oluşun masumiyete ihtiyaç duyduğunu tespit etmemiz gerek. Peki oluş masumiyetini ne zaman yitirmiştir veya onu yeniden kazanabilecek midir?

 

Oluşun masumiyetle ilişkisini ikili bir temelde ele almalıyız. Birincisi oluş masum değildir çünkü değersizdir. O akar, değişir, kılık değiştirir, kendisinden başka bir şey olur. O, düşünülür ve kavranır şeylerin, yani akılla kavrananların tam karşıtıdır, hatta aklın gerçeğini bulanıklaştırır, belirsizleştirir. Bu yüzden, bir Varlık’tan ziyade bir oluştan söz etmek, hakikati, bütünün bilgisi anlamındaki episteme’yi ve hatta bilginin kendisini, felsefi pratiği bozar, engeller, çarpıtır. Bu nedenle oluş masum değildir, çünkü o saf değildir.

 

Çalcı tam burada Platon’un Parmenides diyaloguna gönderme yapar ve kıl, çamur, vb. şeylerin bir ideası olup olmadığı biçimindeki tartışmaya yer verir. Çalcı’nın Platon okumasına göre bu tür şeylerin ideası yoktur, onlar kendilerinden başka şeyler olabildikleri için bir töze ya da genel olarak kendilik haline sahip değillerdir. Dolayısıyla değerli olan, saf, değişmez, sabit ve aynı kalan idealardır. Diğer varlıklar ya ondan pay alır ya da onlardan pay alamayacak denli değersizdir.

 

Oluşun masumiyetle ikinci ilişkisi, onun suçluluk duygusuyla ilgilidir. Çalcı burada Nietzsche’nin Ahlakın Soykütüğü Üstüne isimli kitabına birden çok kez başvurur. Suçluluğun temeli, Çalcı’nın Nietzsche okumasına göre bitmek bilmeyen bir borç ekonomisine dayanır. İnsanların tarih öncesi döneminden beri insanlar arasındaki alacak verecek veya daha doğrusu borç bağı kesilmek bir yana dursun güçlenerek gelmiştir. İlk insanlar, atalarına karşı borç duyuyorlardı, onların bugünü geçmişte yaşayan ataların sayesindeydi ve bu nedenle bu borç ilişkisinden bir suçluluk bilinci gelişti; buna göre insanlar bu alacak verecek ve borç ilişkisi üzerine o kadar kafa yordular ki sonunda düşüncenin kendisi bu borcun telafisi ve ekonomisi hâline geldi.

 

Ve yukarıda masumiyetle ilgili saydığımız iki olgunun birleştiğini düşünelim. Yani bedensel olanın, tutkunun, geçici olanın, dönüşen ve sürekli akanın bozuk ve kirli olduğu düşüncesiyle kendisini sürekli suçlu hisseden insan toplumunun bu iki olguyu birleştirerek oluşu çifte bir suçlamaya mazur bıraktığını, oluşun kendisinin bir suç haline geldiğini vurgulayalım.

 

Buraya kadar, oluşun neden masumiyet dışı olduğuna kısaca değinmeye çalıştık. Şimdi de oluşun masumiyetinin ne anlama geldiğine bakalım.

 

Cezalandırma ve Belirtiler Mantığı

 

Çalcı’ya göre karşımızda iki mantık vardır. Birinci mantık, her fiili bir öznenin yüklemine dönüştürür ve faile bağlar; diğeriyse her fiili içerisindeki terimleri kat eden bir sonsuzluk mastarı olarak düşünüp bedenlerin bedensizlerle bir aradalığına odaklanır. (OS, sf. 57) Bunlardan birincisi cezalandırma mantığıdır, ikincisini ise Çalcı belirtilerin mantığı olarak isimlendirir. İlk mantıkta eylemin arkasında bir töz olarak özne vardır ve özne özgür bir iradeye sahip olduğundan eyleminin sorumlusudur. Özne söz konusu olduğunda bir köken ve erek de var demektir. Cezalandırma mantığı, adı üzerinde, bundan ötürü özneyi daha doğrusu faili cezalandırmak üzerine kuruludur. Özne tamamen gramere duyulan inançtan türer. Gramer bizi yüklemin faili olarak kavrar.

 

Belirtiler mantığında ise cezalandırma mantığının tam zıddı olan bir durum vardır. Buna göre belirtiler mantığı yeni anlam coğrafyaları için bir yer yurt oluşturur ve olaylar arasındaki zamansal içerme ilişkilerini semptomatik olarak açımlar (OS, sf. 61) Cezalandırma mantığı, her bir fiili bir faile bağlar ve evrendeki her olayı zorunlu bir neden sonuç mantığına tercüme eder. Fail bulunur, suç kesinleşir ve ceza verilir. İkinci anlamdaki mantık ise örneğin Pinokyo’nun uzayan burnu için “Pinokyo yalan söylediği için burnu uzar” biçimindeki mantığın aksine “Pinokyo’nun burnu uzamış, yalan söylemiş olabilir” der. Dolayısıyla bu iki mantık olaya ilişkin iki tutumu sergiler: Birincisi olmuş bitmiş şeylerle ilgilidir ikincisi ise olmuş ve olabilecek şeylerle.

 

Burada Çalcı, bu mantıkların zaman anlayışıyla olan ilişkilerini de ele alır. Kısaca söylemek gerekirse zaman khronos açısından ele alındığında çizgisel ve ardışık süreklilikler zorunlu neden sonuçlar üretir, aion ise belirtiler mantığı için bedensizlerin etkisi olarak anlaşılabilir, yani birey öncesi tekillikler de oluş alanına dâhil edilmiş olur.

 

Bu iki mantığı daha iyi tanımlamak için burada biraz duralım: Khronos zaman anlayışına bağlı olan birinci mantıkta iki olay vardır. Birincisi Pinokyo yalan söyler ve ikinci olarak Pinokyo’nun burnu uzar. Cezalandırma mantığı bu iki olay arasında bir için mantığı devreye sokar ve “Pinokyo yalan söylediği için burnu uzar” der. Khronos düzeyinde bu iki olay arasında bir mantık kurulur. Neden sonuç ilişkisinin Humecu eleştirisi burada devreye girer: Burada nesnel bir neden sonuç ilişkisinden ziyade alışkanlık devrededir. Aion zaman algısında ise olay kendini etkiler biçiminde, yani bedenlerin karşılaşmaları, dönüşümler ve başkalaşım eşikleri olarak sunar ve Pinokyo’nun yalan söylediği ama burnunun uzamadığı ve Pinokyo’nun yalan söylemediği ama burnunun uzadığı durumları tespit ederek cezalandırmanın ürettiği faillikle buradaki zorunlu ardışıklığa karşı koyar. Khronos burada olayları ardışıklık, aion ise döngüsellik olarak ele alır. Khronos, sürekli başlangıç ve köken atfeder.

 

Çalcı, bu birinci türden cezalandırma mantığının suçu ve cezayı da yaratanın bir mantık olduğunu ve oluşun masumiyetini kötürüm eden katı bir ahlakçılığı düşünme ve eyleme biçimlerimize boca eden bu mantık biçiminin hiyerarşi bilincine ait olduğunu söyler. Ancak bu hareketin mantıksal sonucu, sadece failin değil yaşamın suçlu çıkmasıdır, Nietzsche’den neşet eden belirtiler mantığı ise bu yaşama dayatılan suç ve ceza mantığını bozabilecek, oluşun masumiyetini savunabilecektir. O insanı merkeze almadan, fiiller ve olay etkilerle kurulan bir evreni düşünmeye çalışır. Fail, eyleme eklenen bir kurgudur, khronosun zaman algısı kırılarak onun suçlu ilan ettiği özneler belirtiler mantığıyla serbest bırakılabilir.

 

Çalcı, belirtiler mantığı ile cezalandırma mantığı arasındaki düşünümüne sapma kavramı üzerinden de yaklaşır. Buna göre iki sapma kavramı vardır. Birincisi önce-sonra mantığına göre işleyen düzenden sapma diğeri ise düzeni de mümkün kılan kendinde-sapma. Birincisi, zorunluluğun mantığını kırar ve yazgının karşısında iradeyi savunur. İkinci sapma kavramı ise hem başlangıçları hem de sonları ortadan kaldıran saf hareket ve olaydır. O böylece bir olumsuzlamanın yerine yaşamın yaratıcı hamlesi, başlangıçları ve sonları iptal eden, daima ortada olan sürekli bir süreksizlik ve olumlama anlamına gelir.

 

Cezalandırma mantığı ile belirtiler mantığı arasındaki farkları netleştirmek için tekrara düşmek pahasına şunları söylemeliyiz: Birincisi ya kadın ya erkek ya iyi ya kötü şeklinde işleyen bir mantıktır ve varlığı limit olarak yorumlar, ikincisi ise varlığın eşiklerdeki belirtilerini tecrübe etmeyi dener.

 

O hâlde cezalandırma mantığı ile belirtiler mantığını özetle kıyaslayacak olursak, ilki her fiile bir özne tayin eder ve yüklemin yükünü özneye atfeder, ondan sorumluluğunu üstlenmesini, yaptıklarının karşılığını bulmasını ve bedel ödemesini bekler. Burada başlangıç kökene mıhlanmıştır ve bir erekle anlamını kazanır. Bir diğer deyişle öznenin arkasında bir töz, oluşun arkasında bir varlık belirleyen tüm teolojik ve felsefi sistemlerin cezalandırma mantığıyla müttefik olduklarını belirtmek gerekir. Yeri gelmişken Çalcı, olayları önce sonra ikiliği içinde işleten tecrit mantığının da cezalandırma mantığıyla birlikte hareket ettiğine dikkat çeker.

 

Öyleyse oluşun masumiyetinin birinci ayağı, eylemin ardında bir töz olarak fail arayan bakış açısının kırılmasıyla sağlanmıştır. Böylece suçlu, ve dolayısıyla ceza, masumiyetine kavuşmuş ve tekrar isteyebilme eşiğine gelip dayanmıştır.

 

Oluşun masumiyetinin ilk anlamı, onun iyinin ve kötünün ötesinde oluşur. O ahlak terimleriyle değerlendirilemez. Örneğin şimşeği bir oluş biçimi olarak düşünelim. O bir yangına sebep olsa bile ona kötü diyemeyiz, o nedenle oluş iyinin ve kötünün ötesinde cereyan eder, ona iyilik ya da kötülük atfetmek, yukarıda özetlemeye çalıştığımız cezalandırma mantığının bir prosedürüdür, o karşılaşmalarla değil katı neden sonuç ilkeleriyle işler.

 

Oluşun masumiyetinin bir diğer anlamı oluşun yazgı olmasıdır (OS, sf.145). Eğer oluş yazgıysa, eğer nedenleri sorgulanamayacak bir düzlemde cereyan ediyorsa, suçlu yok demektir, oluş yazgıdır ve sadece cereyan eder, onun içinde olmak, onun bir parçası olmak suçu ve kötülüğü failden alır ve onun eylemini kurtarır.

 

Oluşun yazgı olmasına daha sonra döneceğiz, özellikle de bengi dönüş kavramı üzerinde dururken. Ama ondan önce iki şeyin altını çizmemiz gerekiyor. Birincisi, masumiyetin birlikte işlediği bir isteme ile olan ilişkisi, ikincisi yapmak ve olmayı özdeşleştiren bakış açısı.

 

Nietzsche’nin Sercan Çalcı’nın da Bengî Dönüş çalışmasında yer verdiği çok bilinen bir metaforu vardır. Bu Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabındaki deve-aslan-çocuk arasındaki dönüşümü ele aldığı bölümdür. Buna göre deve yük hayvanıdır, tinin simgesidir ve yük almak, yük taşımak ister. Yüklenir ve çöle açılır. Çölde yükünü indirir ve aslan oluşa geçer. Aslan oluşun esprisi onun istemesidir, aslan “istiyorum” der. Dolayısıyla isteme bir anlamda deveyi iyileştirir ve yükünden kurtarır. Ancak dönüşüm burada bitmez. Aslanın “istiyorum” diyebilmesi için çocuk olmaya ihtiyacı vardır, yani masumiyete. Çocuğun masumiyetiyle birleşen bir isteme, yük hayvanından, nihilistten kurtulmanın da yoludur böylece. Çalcı’nın da çalışmasında sıkça belirttiği gibi geçmişi tedavi etmenin ve kurtarmanın yolu yeniden istemekten ve geçmişini değerlendirirken “böyle oldu çünkü ben bunu istedim” demektir. Dolayısıyla masumiyetin bir çehresi de isteyebilmektir, istemek masumiyeti beraberinde getirir ve masumiyeti suçun gölgesinden kurtarabilmek de “istedim” diyebilmektir.

 

Belirtiler mantığı ile cezalandırma mantığı arasındaki savaş, Çalcı’nın Bengî Dönüş çalışmasında da işler haldedir. Bu savaşın bir diğer veçhesi de yapmak ile olmak arasındaki denkliktir. Bu değerlendirmeye göre insanlara şu söylenmiştir: yaptıklarını olursun eğer olduğunu yaparsan. Böylece yapmak = olmak denklemi kurulmuştur. Hareket bununla da sınırlı değildir. Denklem tersinden de işletilir: Olmak = yapmak. Böylece ahlakçı bakış açısı olmanın yapmak üzerindeki egemenliğini tesis eder ve yapmaların özgürleşemeyeceği bir değer kategorisiyle çalışır. İnsan kendi yapmalarını olduğu sandığı kişiye uydurur ve böylece içine kapanır, çürür. Burada bütün yapmalar bir olmaya varmak zorundaymış gibi yapıp da olunamayanlar için suçlu hissedilir, vicdan böylece bir iç ses işlevi görür. Oysa yapmakla  olmak arasındaki mesafe sanıldığından büyüktür. İnsan yapar ama olamaz ve çoğunlukla da yapılanlar ile olunan şeyler birbirine karşı asimetriktir ve yaptıklarından hareketle kendisini değerlendiren kişi olduğu şeye yabancılaşır. Bengî dönüşün sorusu ise şudur: Yaptıklarını olmayı isteyebilir misin sonsuz defa, hatta yaptıklarının, yaptıkların ve yapabileceklerini de ister miydin sonsuz defa? Çalcı burada etik ile ahlak arasında bir ayrıma gider: etik istemeyi varsayar, yapmak = olmak denkleminin içinde yer almaz, oysa bunu istemeyi sakatlayan ahlak yapar.

 

Böylece artık bengî dönüşün sularına girmiş bulunuyoruz. Burada bengi dönüş düşüncesinin çok genel bir özetine değineceğiz ve sonra onun oluşun masumiyeti için ifade ettiği anlama, yani onun yazgı olmasına işaret edeceğiz. Böylece geriye kötülük sorunu kalacak.

 

Geri Geleni Olumlamak

 

Bengî dönüş, en kabaca, her şeyin sürekli olarak tekrar etmesi ve geri dönmesidir. Ancak bu tekrar ediş basitçe aynının geri dönüşü değildir; her şey tekrar eder ancak farkla, o tekrar ederken seçer ve ayırır. Bu nedenle olumlamayla bengi dönüşün sıkı bir ilişkisi vardır. Her şey tekrar eder ve geri gelirken, yaşadığın ve yaptığın her şeyi sonsuza kadar isteyip kendini olumlayabilecek misin? Yoksa hataların, zayıflıkların nedeniyle bu trajik karşılaşmadan uzak mı duracaksın? Bengî dönüşün sorusu budur.

 

Bengî dönüş, “her şeyi zorla açar” (BD, sf. 15). Böylece bengi dönüş, her şeyi kendi sınırlarına götürür. Sınıra götüren bu hareket sınıra vardığında tekrar başa dönmüş olur ama bir farkla: artık elinde oluştan kaptığı bir şey daha vardır. O yapmakla olmak arasındaki özdeşliği kırar, istememizi kurtarır ve masumiyetimizi bize geri verir, bizi iyileştirir.

 

Bengî dönüşün bir diğer özelliği de onun ayıklayıcı ve seçici karakteridir. Geri dönen, yaşamın trajik taşkınıdır ve bu unsur dönenin neden aynı olmadığını açıklar. Aynı bir kurgudur. Bengî dönüş birinci olarak fikir biçiminde seçer, ikinci olaraksa o iyileşme süreci biçiminde anlaşılabilir. Çünkü onun kaynağı gelecektedir.

 

Bu dönüş fikri yapıp ettiklerimizin sürekli başımıza neden musallat olduğunu açıklar. Her şey geri döner, bu geriye dönüşten sağ çıkabilmenin yolu ise kendini, eylemini ve istemeni olumlamaktır. Ancak bu olumlama pasif bir olumlama değildir, kişinin seçmesi ve istemiyle de yakından ilgilidir. Bu yüzden her şey dönerken, insanın istemesiyle sonsuza kadar dönüp gelecek olan da seçilmiş ve onaylanmış olur. Bengî dönüşle birlikte “böyle olmuştular”, “ben böyle istedim”e dönüştürülür. Dolayısıyla bengi dönüş geçmişi kurtarmanın ve istemenin formu olarak karşımıza çıkar.

 

Bengî Dönüş fikrinin, sonsuzluk düşüncesiyle de bir ilgisi var. Her şeyin sonsuzca geri dönecek olması, seçimlerimizin sonsuzca tekrar etmesi, kendi sınırlarımıza varmamız ve o limit veya eşikleri aşmamız yaşamın sonsuzluğunun bir türevidir. Yaşam sonsuzca geri döner, onu var eden güçler sürekli geri gelir. Ama burada sonsuzluk fikrine bir işlem daha eşlik eder. Bu işlem de soybilim ya da soykütüktür. Böylece Nietzsche tarihle sonsuzluk arasında bir köprü kurar. Bengî Dönüş hem geçmişi kurtarma hem de geleceğin felsefesinin eskizlerini çizer. Tarihten sonsuzluğa sıçramak yukarıda söz ettiğimiz yapmak olmaktır denklemini sınamaya başlar. (BD, sf. 17). Bu denklem aşıldığında istenç kendini sonsuzlukla kuşatılmış bulur. Nietzsche ahlakın, dinin ve değerlerin soykütüğünü yaparak onların bugün aldıkları biçimi hangi koşullarda aldığını açığa çıkarır. Bu bizi din, devlet, sermaye gibi sonsuzluğu bir idea olarak ele alan ve onu bir öteye geçme imkânı değil de bir sonluluk ve meta olarak, bir tür “kötü sonsuzluk” olarak sabitleyen yapıların nasıl işlediğini görmeye götürür ve onların baskıladığı arzu ve oluş hallerini serbest bırakmayı sağlar. O halde soru şudur: Eğer her şey geri dönüyorsa, suçu tarihsel olarak üreten yukarıda saydığımız şebekeler de geri gelmeye devam eder mi? Eğer ederse, onları nasıl ayrıştırabilir ve özgür seçimin konusu yapmaktan çıkarırız? Bunu da ancak Nietzsche’nin Ahlakın Soykütüğü Üstüne isimli çalışmasında yaptığı gibi söz konusu yapıları soykütüğüne tabi tutarak ve onların işleyişini bu şekilde engelleyerek yapabiliriz. Dolayısıyla kötü sonsuzdan kurtulmak için çekici nereye vurmamız gerektiğinin belirlenmesi oluşun masumiyetinin yeniden inşa edilmesi için özel bir anlam taşır.

 

Bengî dönüş teorisinin güç istenciyle, bir güçler okyanusu olarak yaşamla, enerjinin korunumu veya Darwin tartışmaları gibi daha pek çok alanla ilgili boyutları var. Bu kısa yazıda bunların hepsine yer vermek mümkün değil. Ama biz yine de oluşun masumiyetiyle ilişkisi açısından bengi dönüş fikrini bu kez kötülükle ilgili olarak ele alalım.

 

Çalcı, Bataille’nin Nietzsche’nin bir kötülük filozofu olduğu tezine göndermede bulunarak, kötülüğü oluşun masumiyeti açısından ele alır. Buna göre dünya rastlantıların oyunundan asla kurtulamaz, rastlantıları sonsuz şekilde yeniden dağıtır; onun masumiyetinin çehresini bu sürekli geri gelen rastlantı oluşturur. Çalcı burada şunu sorunsallaştırır: İntikamcı bir tine, borca ve suça batmış bir varoluşa, yaşamı vicdan mahkemesine çıkarmış bir ahlakçıya, dünyayı piyasaya tabi kılan bir kalpazana oyunun masumiyeti nasıl anlatılır? O, suçu yaşama atacak ve yaşamı karalayacaktır. Yaşam, olmanın uyruğudur ona göre. Oluş onun için yüklemlerin deviniminden başka nedir ki?

 

Oysa bengî dönüşün oluşun masumiyetiyle ilgisi çok yalındır. O olayların içindeki, olayların ardına gömülü olan güç istençleriyle çalışır. O, eşyanın yerleşik düzenine teslim edilmiş arzuyu salıverir. Onunla birlikte istemek ve yeniden istemek mümkün olur ve masumiyet iyileşmeyi mümkün kılar, istemek iyileştirir. O yüzden geçmiş geri geldiğinde onu tekrar istemek için masum olmamız, masum olmak için de isteyebilen insanlar olmamız gerekir.

 

Peki o hâlde kötülük nedir? Çalcı’ya göre kötülüğün temel tanımı istencin öldürülmesidir. Kötülük de her şey gibi tekrar eder, üstelik daha da katmerlenerek geri döner: “o, öldürülmüş istemelerin tarihsel hıncından güç alır”. (BD, sf. 135) Peki o hâlde kötünün yapması gereken nedir? Onun için oluşun masumiyetine geri düşmekten başka yol yoktur. Kendini radikal sonsuzluğun aynasında gören bir kötülükten bahsedilir burada. O kendisini aynada gördüğünde hâlâ kötülük olmayı tercih eder miydi? “Ben böyle istemiştim diyebilir miydi?” (BD, sf. 135). Buna evet diyebilen iyileşmeye başlar, oluşun masumiyeti tesis edilmiş olur.

 

O hâlde yazımızın sonunda ulaştığımız şey, oluşun masumiyeti ile bengî dönüş arasındaki ilişkidir. Burada belirtmemiz gerekir ki oluşun masumiyetini garanti altına alan şey, bengî dönüşün kendisidir. O sürekli geri dönerek, olmuş olanın içindeki istemeleri yeniden koşullayarak, olumlama imkânını açıp değişmenin kendisi olarak değişimi mümkün kılarak iyileşmenin kapılarını ardına kadar açar ve böylece masumca istemeyi olanak haline getirir. Onun içkin sonsuzluk deseni sayesinde yeniden istemek, sonsuzca istemek mümkün olur, böylece istemek bizi iyileştirir ve oluşun masumiyeti ufuktaki yerini alır. Bengî dönüşün aynasında kendimizi görür ve istememizi onaylayabiliriz, böylece her şeyin tekrar dönmesi aynının nihilist tekrarındansa trajik oyunun bir veçhesi haline gelir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

15 Nisan 2026 Çarşamba

Çığlık

On yıldır sevişmiyorum kimseyle

On yıldır öpmedim hiçbir kadını

On yıldır konuşup durup kendi kendime

Attığım çığlıkları ayıklıyorum içimde

 

Çığlık çığlığa yaşıyoruz hayatı

Duyulmayan çığlıklarıyla ben olmanın

Bardaklar dolduruyoruz şişeler boşaltıp

Dumanlı kafalarla gezip Babıali’de

Önünde eğiliyoruz çoktan kaldırılmış bir İstanbul’un

Kuytulara saklanıyoruz aman kimse tanımasın

Maskelerimiz düşüyor enva-i çeşit suretlerin peşinde

 

Atamadığımız çığlıkların bakiyesidir hayat

Kıllı bir el uzanırken bir çocuğa masum

Dönüşüveriyor hayat da tersine

İçe dönüyor dışarı çıkamayan her şey

Ne kadar kir varsa birikiyor eşikte

 

İskeletini kuruyorum bir şiirin yassı sözcüklerle

Ruhlar, hayaletler, örümcekler ve çamur

Bir çığlık birikiyor bende

Yetiyor herkese ben olmak hayret

 

Oysa ben bilmiyorum kendimi savunmayı

Koskoca coğrafyasında ben olmanın

Meridyenler paraleller dönence

Kaldırıyorum bütün sınırları

Ne Cezayir var artık ne de Sibirya

Ben sırrını gizliyor yaşamanın

Çığlığım sular altında kalıyor

Kapılar kilitli anahtarlar kısa

 

Hayat işte yaşıyoruz çoğul çığlıklarla

Kaçırılmış şimdilerin yanan maltızında

Anneannemden öğrendiğim sözcük

Arada kalmış bir Ermeni gelin

 

Size anlatabilirim tarihini kurtulmanın

Sözcükleri sokabilsem bedenime

Bedenime yakamdan içeri

Benden fışkıran çığlık sussa iki kere

Hem benin çığlığı hem de benim

Bir Başlangıç

Bir başlangıç aradım durdum bütün gün

kahvaltıda granola öğlene menemen

Kahramanmaraş’ta okul basmış bir polis çocuğu

ölenler yaralananlar kurtulanlar

 

Madem o kadar somutsunuz

rahat bırakın insan ruhunun içini

ben kovalarım inine kadar

insan denen ikiliğin peşini

 

Kasıklarımda ağırlığı tinin

tinin ağırlığı kasıklarımda

ben şu bozuk Türkçemle

ayırt edebiliyorum ikisini

 

Haber bültenleri elektrik faturaları

su sayaçları bozuk bir modem

kaç para veriyorsun internete

kaç pare kendini unutmak üçün

 

Bu kavgayı ben başlatmadım

ama taşıyorum bayrağını fener alaylarının

en derin kuytusunda yakaladım ruhunu insanın

suç işlemekmiş özgürlük

uzanmakmış yasak olana

sahte cennetler aramıyorum

bir efektmiş özgürlük benim dediğim başka

 

Zihnimden kayıp gidiyor düşüncelerim

yakalayamıyorum hislerimi kalbimde

unutuveriyorum bir geminin adını

uçağa binmekten korkuyorum

arabalı vapurlar pazar fileleri

aniden eskiyor utanmak

kendime geliyorum kendimden geçip

 

Çok sigara içiyorum şiir yazarken

düşünürken endişe kaygı tasa

iç cebimde gezdirdiğim

bir kanlı mendildir kırk yıldır

korkuyorum diye duracak ansızın

kırk yedi yıldır çarpan şu fukara kalbim

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

14 Nisan 2026 Salı

Alzheimer Tuşu

Her köşe başında şiir aramaktan yoruldum

Ahşap bir binayı verniklemekten tutuşması kolay

Çıkmaz sokaklardan deve yüklerinden

Bir kez parlayınca sönmeyen alevlerden

İnin cinin top oynadığı içimden

Yoruldum bir farkı tekrar etmekten


Göğsümü sıkıştırıp duruyor zaman


Ben doğmadan önce başladı huzursuzluğum

Kırk yedi yaşındayım ve hatırlıyorum her şeyi

Erzincan depremi mahalle yangını kar tatili

Patlayan uranyum tesisleri çayda kanserojen

Yoruldum artık hatırlamaktan bir sobanın isini

Bir sonbahar gününde takılı kalmış takvimi

Tekel fabrikasını Sümerbank mağazalarını

Elim Alzheimer tuşuna gidiyor belleğimdeki

Her gün biraz daha gömülüyorum içimi


Unutsam artık kapısında korkuyla beklediğim

İşkencehaneyi unutsam artık cezaevinde

Yaktığını açık saçık kitapları devrimcilerin

Unutsam birleştiren ufuk çizgisini

İktidar ile direnişin

Unutsam da uyusam

Kendim olabilir katılabilirim akışa belki


Varoşlarda büyümüş çocukların göğsündeki jilet izleri

Daha gerçektir varoluşun göğündeki kara bulutlardan

Daha gerçektir Varşova-nostaljiden


Bir trene bakar binip de gitmek aradan

Ayrılıkmış ölümmüş umuru olmaz insanın

Melankoli dediğin bir bilete bakar

Mümkünse üçüncü mevki


İstediğini yapıyorum ve devam ediyor zaman kaldığı yerden

Kahve içiyorum sigara sarıyorum çalışma masasında montaj

Ağır yükler taşıdım sokaklar boyu kollarımda uyuşma

Üzgündüm soyunup çıkardım üstümdekileri

On yıl olmuş tam sakallarıma kır düşeli

Bazı dertlerim var ama anlatmayacağım

Çünkü onlar öteki hayatla ilgili

Çünkü ölümü dinlersiniz siz

Çekip vurursunuz inleyenleri

5 Nisan 2026 Pazar

Köstebek Yuvası

Kör bir köstebek kazıyor içimi

içimin labirentinde uçları açık duygu tünelleri

meğer köstebekmiş iç-sesini dinlediğim deli

 

Açıyorum zihnimin bütün pencerelerini

ılık meltemler bahar güneşleri

nereden bilebilirdim

ölen her şey dönüyormuş geri

 

Yaktım gemimin demirlediği bütün iskeleleri

evimi yakan sır bana yol gösteren kara değnek

meğer ölen şenlikmiş acı sürermiş sonsuza

yanılgı! derinliğe kavuşurmuş ruh

dolaşıp durduğu ben denen coğrafyada

 

Meğer boşuna değilmiş içimi sanmam

delik deşik meğer çok derindeymiş

yüzeyde sandığım kök

yüzdüğüm deniz seyre daldığım gök

her şeyin bir vakti varmış

tanıdığım en iyi sarrafmış yerküre

1 Nisan 2026 Çarşamba

Türkiye’nin Ruhu

Şarkıyesi bol ciğeri yanık ülkem benim arabeskine grotesk

çirkini ağlamaklı güftem tabakası kaymak sosları yağlı

Türkiyesi şakşaklı suflem benim kolları kuytulara kıvrımlı

Eşkıyası taşşaklı zennem kuşkulara asil yaşmaklı

 

Azaplar içindeki Frankeştayn ötanazi yasaklısı

 

Besteci hokkabaz muhtelif mülkler çalar

idarî sofralar asitli kuyularla mükellef

yarısındaki kalpleri rekorero kırarken praym taym akşamları

şikeli stadyumum benim, kozmonot muhayyilem

yalılarda kâhya dolmuş kuyruklarında değnekçi

üç mum karanlığı üflemekten korkan lö halk’ım benim

Harem’de eğlencesine dövülen cüce

iç infazlarda müstahdem

 

Sırtına binilen kambur – annesi fermuar ağızlı

çocuklara dolanmış yağlı saçlarım benim

jön vuruluşlum Türkân! soluşlum

çocuklardan çalıp onların ağzıyla gülen

torna tezgâhında göze saplanan tornavida

açılmış ensesinde pavyonlu fayton

o Allah ağızlı cehennem dükkân arkalarında

döndürür ışıklarını ha döndürür


30 Mart 2026 Pazartesi

Gece Postası

Uyuyayım da bitsin bu çirkin gün

şiirin sularına çiçek dikemediğim

yarın uyanmalıyım güneşle birlikte

söylediğim her söz şiir olana değin

 

Bir şarkı seyretsem hüzünlü sabaha kadar sürse

sabaha kadar ayıklasam şeyleri şeylerden

elimde kalana kadar saf hayat

elimden geldiği kadar şölen

 

Eflâtun bir pazaryeridir dolaştığımız

kendi fikirlerimiz tezgâhtaki

tarttığı bozuk yürüyüşüdür terazinin

korkak adımlarıyla aklımızın

 

Filistin’de idam bayramlarına hazırlanıyor barbarlar

Amerika’da elektrik şoklarıyla öldürüyorlar mahkûmları

mahkûmları zehirli iğneyle

inceltilmiş ve korkunç ölüm şovlarıyla

ben kendimi elimden kaçırıyorum

kalbim ne zaman puşt dese

bir işçinin kolu makineye sıkıştığında mesela

imtina ediyorum imlemekten sövmek varken

 

Uyuyayım da bitsin bu çirkin gün

döneyim yarın sabah başladığım yere

güneş yeniden tepede bir öğle vakti

parklar kuşlar sincaplar

bekleseler her zamanki yerlerinde beni

 

Büyük laflar etmek istemiyorum

ama istiyorum insan ruhuna sirayet etmek

bozuk bir Türkçeyi kabul edebilirim

ama kabul edemem genişçe geviş getirmeyi

 

Belki de bendir yanılıyorum geviş getirmek masum

yine de geçirmeliyim bu şiirde sürmenaj kelimesini

beynim dolup taşmadan şiir kırıntılarıyla

akmadan yüzümdeki pastel boyalar

benzemeden insan sığındığı deliğe

 

Suçun Tiranlığına Karşı Oluşun Masumiyeti

Sercan Çalcı’nın 2020’de Otonom Yayınlarının felsefe dizisinden çıkan Oluş Serüveni Deleuze, Pinokyo ve Belirtiler Mantığı (OS) ile daha so...